21 Eylül 2026 Pazartesi

YENİ DİYARBAKIR ŞİİRLERİ

Diyarbakır şiirleri meşalelerdir. 

Alev alev aydınlatır Türkiye ülkesini... 

Diyarbekir kendi başına bir kıtadır. 

İslam coğrafyasının bir gözbebeği olan bu şehir ve bu nehir, yüksektedir. 

Köpeklerin ağzı değdi diye ulu denizler zinhar kirlenmez. 

Diyarbakır masalına ilk defa gelenlere tavsiyem surların taşlarına kulağınızı dayayın ve aşkı dinleyin. 

Mardinkapı mezarlığında Mehmed Uzun yazarın kabrinin oralara gidin.

Tam o tepede gerçek Diyarbakır... 
O tepeden izleyin Benuseni, Hevseli, Burçları, Ongözlüyü, Dicleyi, aşkı ve meşki ve tarihi... 

Ölüm hakikatinin bağrına çıkıp seyredin gürül gürül akan hayatı... 

O kadim mezarlığın kulakları sağır edebilecek gürlükte derin sessizliği, hal lisanı, ibret versin kalbinize... 

Gidiniz ve tefekkür ediniz. 
Diyarbekirimiz için üç yeni şiir... 

DİYARBAKIR YÜREĞİNDE SAKLI

Bir şehir düşün,
taşları susmaz,
duvarlarında binlerce yılın sesi vardır.
Her sokağı başka bir hatıra,
her kapısı başka bir sabırdır.
Dicle ağır ağır geçer içinden,
sanki zamanı taşır avuçlarında.
Hevsel yeşerir sabahın ışığında,
bir aşkın kanadında yükselir
şehrin eski duaları.
Sur taşlarında dinle, 
kimlerin geldiğini,
kimlerin gittiğini…
Ama Diyarbakır kalır;
çünkü bazı şehirler
haritada değil,
insanın kalbinde yeşerir. 
On Gözlü Köprü beyden bakınca
Dicle gülün yüzünde bir tarih... 
Bir yanda kadim zamanlar,
bir yanda çocukluğun sesi…
Ve uzakta yükselen minareler
göğe yazılmış birer hakikattir. 
Ey Diyarbakır,
seni yalnız taşlarınla sevmedim;
sende insanın sıcaklığını,
ekmeğin emeğini, 
dostluğun vefasını gördüm.
Sen bazaltın siyahında
güneşin cevherini saklayan şehirsin.
Geceleri yıldızlara bakarken
sanki nice geçmiş
yeniden konuşur seninle.
Ve ben bilirim:
Bir gün yollar ne kadar uzaklaşsa da
insan doğduğu şehri
kalbinden çıkaramaz.
Çünkü Diyarbakır, 
bir şehirden daha fazlasıdır, 
bir hafızadır,
bir özlemdir,
kadim duadır.

Ahmed Bilâl Yavuz

DİCLE’NİN İÇİNDEN GEÇEN ŞEHİR

Bir şehir düşün,
sabahı taş duvarlardan doğar,
akşamı Dicle’ye yaslanır.
Her sokağında başka bir zaman,
her kapısında susmuş bir hikâye vardır.
Diyarbakır…
Sen yalnız bir şehir değilsin,
insanın çocukluğundan kalan
ve büyüdükçe anlamı çoğalan
eski bir cümlesin.
Surlarının gölgesinde
kaç insan sevdi,
kaç insan ayrıldı,
kaç anne bir pencerenin önünde
uzun yollar bekledi,
kaç çocuk gökyüzüne bakıp
kendi dünyasını kurdu?
Senin taşların konuşmaz sanırlar;
oysa geceleri
ay ışığı çekilince
duvarlarından eski sesler yükselir.
Bir taşın
bir dedenin elinden kalmıştır belki,
bir kapının tokmağında
yüzlerce yılın eli vardır.
Ve Dicle…
O, şehrin dışından geçen bir nehir değil,
Diyarbakır’ın içinde akan
sessiz bir zamandır.
Suyuna bakınca
insan kendi geçmişini görür;
kaybettiklerini,
söyleyemediklerini,
geri dönmeyen yıllarını…
On Gözlü Köprü’nün altında
su geçer,
kuşlar geçer,
mevsimler geçer.
Ama bazı hatıralar
hiçbir yere gitmez.
Hevsel’de akşam inerken
toprak kokar,
uzakta şehir ağır ağır susar.
Bir nar açılır sessizce,
bir çocuk güler,
bir ihtiyar gökyüzüne bakar.
Ve şehir,
bütün yorgunluğuna rağmen
yeniden yaşamaya başlar.
Diyarbakır,
sen bazen bir annenin duasısın,
bazen bir babanın sessizliği,
bazen gurbetten dönen bir insanın
kapıda duyduğu ilk sestir.
Bazen de
insanın kendisine söylediği
en eski sözdür:
“Nereye gidersen git,
bir yanın burada kalacak.”
Çünkü senden ayrılmak
bir şehirden ayrılmak değildir.
Biraz çocukluktan,
biraz geçmişten,
biraz kendinden ayrılmaktır.
Ben seni
sadece taşlarınla sevmedim.
Kışın soğuğunda,
yazın kavurucu sıcağında,
akşamın kızıl göğünde,
Dicle’nin ağır sessizliğinde sevdim.
Ve şimdi biliyorum:
Bazı şehirler
haritada bulunmaz.
İnsanın kalbinde kurulur.
Diyarbakır,
sen benim için
haritada bir nokta değil,
zamanın taşlara yazdığı
ve insanın kalbinden okuyabildiği
uzun bir hikâyesin.

Ahmed Bilâl Yavuz

AMED İÇİNDE BİR SES

Bir şehir düşün,
gece olunca taşları susmayan;
sabahı güneşten önce
bir annenin penceresine bırakan.
Adını söyleme hemen, 
bazı şehirler
isimleri söylenince küçülür.
Diyarbakır,
kendi adından daha büyük bir hatıradır.
Surlarının gölgesinde
binlerce yıl yürümüş yiğit ayakların
tozu var hâlâ.
Bir taşına dokunsan
bin çocukluk fışkırır içinden,
bir başka taşına dokunsan
yarım kalmış vedâlar... 
Dicle,
şehri terk etmeyen uzak bir yalnızlık gibi geçer gecenin içinden.
Suyundan yalnız bir hayat geçmez;
unutulmuş yüzler,
söylenmemiş sözler,
eve dönememiş insanlar da geçer.
Hevsel’de bir kuş kanadını açar,
şehir bir anlığına
kendi kalbinin sesini duyar.
Sonra bir kapı kapanır.
Bir avluda, 
bakır bir tasın içine düşer akşam.
Bir çocuk koşar taş sokakta;
ayaklarının altında
tarihin o eski cümlesi kırılır:
“Burada ömürler vardı.
Burada canlar, hayatlar...”
Ama hayat yalnız geçmiş değildir.
Diyarbakır,
her sabah yeniden kurulan
eski ve yeni bir cümledir.
Karpuzunun içinde yazlar vardır,
çınarının gölgesinde kaylule, 
sokaklarında çocukluklar,
duvarlarında sabır ve gayret! 
Ve akşam olunca
şehir kendi kendine sorar:
“Bunca yüzyıl
insan ne aradı bizde?”
Belki bir ev... 
Belki bir ses... 
Belki kaybettiği kendisini.
Ey ebed ebed diye inleyen ruhlar! 
Dünya bataklığına dalmak için gövdelenmedin... 
Seni yoktan var eden o sonsuz kusursuz... 
Rabbine kullukla yaklaşmak için... 
Yükselmek için vücud buldun uyan! 
Ben biliyorum sanıyordum Diyarbakır’ı;
sonra bir gün
bir taş duvara yaslandım
ve anladım:
Bazı insanlar şehri bilirmiş ama... 
Şehir de insanı bilirmiş! 
Sen benim çocukluğumu
belki benden önce tanıdın.
Ben daha doğmadan
sokaklarımı ezberledin... 
Ben susmayı öğrenmeden
sen suskunluğumu hissettin. 
Şimdi senden uzaklaşsam
ardımdan gelmiyorsun... 
Gelme... 
Çünkü bazı şehirler, 
insanın peşinden gitmez, 
insanın içinde kalır.
Diyarbakır,
sen bir şehir değilsin yalnız... 
Sen taşa emanet edilmiş alev alev yanan bir hafızasın.
Bir avluda unutulmuş su sesi,
bir annenin kapıda bekleyişi,
bir çocuğun cebindeki taş,
bir ihtiyarın gözlerinde
henüz bitmemiş akşam... 
Ve ben ne zaman
dünyanın kalabalığından yorulsam
içimde bir kapı açılıyor sana! 
Taşlarınla susuyorsun, 
insanınla konuşuyorsun.
Duvarlarınla değil,
hatıralarınla yükseliyorsun.
Ve gece ve gece ve gece... 
Dicle’nin üzerine eğildiğinde
bütün ışıklar sönse bile 
bir şehir kalıyor karanlığın içinde:
Diyarbekir... 
Çünkü bazı şehirler
haritada bulunmaz.
Bazı şehirler, 
insanın kalbinde, 
ömür boyu kaybolmadan yaşar.
Ve bazı şehirler için
“memleket” demek yetmez... 
Onlara âh, onlara;
“içimde kalan yer” denir.
İçimde yanan fer... 

Ahmed Bilâl Yavuz

13 Eylül 2026 Pazar

DİYARBAKIR SOSYAL TESİS VE ULAŞIM VE GİYİM HAKKINDA

Serra Bucak göreve geldiğinde Diyarbakır için Amidahaber Gazetemizdeki yazılarımızda Sosyal Tesis de talep etmiştik. 

Gerçekten kurulacak en güzel yere kurdu. Aileler de geliyor. 

Bazen serseri gençler de geliyor nadiren.

Rahatsızlık veren olunca hemen polise haber vermeli görevliler. 

Güvenlik görevlisi oraya konulmalı. Avm kadar kalabalık oluyor zira. 

Ve yemekler daha iyi pişirilmeli. Bazen çiğ gibi geliyormuş az pişiyormuş halkın nabzını yokladık. 

En önemli sorunsa boykot ürünleri kaldırılmalı. Yerli markalar, sadece helal ürünler satılmalı. 

O siyonist markalar alındıkça bebeklere yağan bombalara sebep olacaksınız. Halk da duyarlı olmalı. 

Sosyal Tesis de artmalı. Daha önce yine Amidahaber gazetemizde ilk göreve geldiğinizde yazdığımız sizin ise halkı düşünerek yaptığınız kent lokantaları gibi yayılmalı Serra hanım... 

Mardinkapıdaki o dükkanlar yıkılsa onlara yeni yer verilse. Ve Ongözlü kafelerden arındırılsa. 

Mardinkapı parkında Hevsele bakacak bir Sosyal Tesis. Ve Ongözlü kafelerinin yerine uygun fiyatlı çok büyük bir Sosyal Tesis... 

Kazıkçı başı 75. Yola da gerek bir Sosyal Tesis... 
Orta ve dar gelirli insanlar orada bir yere gidemiyor pahalılıktan. 
Orası sadece sosyetenin mi malı? 

İsterseniz yapabilirsiniz. Yapmamak kesinlikle bahane olur. Halk da yararlanır yerli turist de. Yerli turistin de zaten yarısı yine Güneydoğudan... 

Öğrencisinden emeklisine herkese ailesiyle kardeşleriyle dolandırılmadan uygun fiyatla sosyalleşeceği bu Sosyal Tesisler çok önemli. 

Hatta ciğer ve serpme kahvaltı da menünüzde olsun. 

Ki o zaman üçkağıtçı esnaf kalmaz piyasada. Fiyatlar mecburen layığı olana çekilir. 

İkinci olarak... 

Bir de kaşınanlar var özel halk otobüsü meselesinde yıllardır. Artık onları kaşıma vaktiniz geldi. 

Yılda 2 kez zam isteyen açgözlülerin otobüslerini mühürleyin. 

Yeni ihaleleler açın yeni yatırımcılar yeni otobüslerle bunların yerini alsın.

Açgözlü terbiyesiz müptezeller de görsünler... 
Görsünler dünya kaç bucak! 

Bu bazı otobüsçüler harbiden halk düşmanı! 
Gözleri garibanın, jin kartlıların, yaşlıların, engellilerin filan kartında.
 
O kadar açgözlüler ki, o kadar pislikler ki, bunların eline kalsa şehirde kaos olurdu. 

Öğrenci indirimi bile olmazdı bu çetelere kalsa! Bunların gözü garibanın cüzdanında! 

Sizi halkla, halkın işini aksatmakla tehdit edip duran bu edeb ve adab ve insanlık yoksulu zalimleri işsiz bırakın! 

Bunu halk için yapın! 
Canını okuyun, halkı tehdit edenin! 

Son olarak... 

Serra Bucak hanım elbise işine de el atın. Az kar eden belediyenin elbise merkezleri olsun. En azından çocuk ağırlıklı olsun. 

Böylece gariban çocuklar da iyi giyinebilir. Dar gelirli ailesinin eli gider almaya. 

Çocuklar yırtık ayakkabı, pantolonla dolaşmasın diye yapın. 

Helal dairesinde... 
Kent Giyim Merkezleri kurun... 

Serra Bucak hanıma iş yapmıyor diyen yalan atıyor. 

Kendi adamını işe sokamıyor diye haset ediyor belki bu tür. 

Hemde bazı Dem partililer diyor bunu medyada, sosyal medyada. 

Gerçekten iş yapan biri var hemde bir kadın diye çatlıyorsunuz hasedinizden değil mi? 

Serra Bucak bu tesisleri arttırırsa ve tramvaya vesile olabilirse yüzyıldır Diyarbakır şehrinde en çok o iş yapmış olacak baştayken... 

Tanıdığım Selçuk Mızraklı abimiz de çalışkandı. İfşa etmişti hatta geldiği gibi zalimleri. Ona lakin yaptırmadılar. 

Benim gönlümdeki arslan elbette ne bu siyasadır ne diğer ülkeler. Adalet ancak İslam Nizamı ile gelir. 

Şu adaletsiz sömürü ortamında Serra Bucak en azından gayret edip birşeyler yapabildi halk için... 

Sadece eleştirenler siz kendinize yanın siz hayatınızda ne işe yaradınız? 

Bilal Yavuz

11 Eylül 2026 Cuma

AŞKIN BURCUSU

Diyarbekir sularında çığlığın
Yüreğinde güvercinler uçuşur
Şaha kalkar surların sırlarıyla
Esrarına kadeh vurur güllerin
Yâr ben sevmişem seni
Dağlarından feryadı duyulur
Aşkın gözyaşlarının
Yâr susmuşam künyeni
Avazım dilsiz çığırır
Türküm sessizliğin koynunda
Yüreğimde hazaniler sevişir
Hüzüngahlar kurulur divanlara
Gözlerinde ilkbaharlar yeşerir
Yağmurum çocuksu
Fırtınam filinta
Yâr sevmişem seni çıldırasıya
İçerimde içerin
İçerinde içerim
İçin için içimizde yangınlar
Sevdamızda umut var
Bir sevdadır yaşamak
Otağında düğün dernek kurulur
Obamızda ceylansılar koşuşur
Kuğumsular salınır gölümüzde
Derin tenha bir ormandır gözlerin
Hep mahcupluğumda durur
Yâr ben susmuşam seni
Can bağıra çağıra
Can vurgun can paramparça
Can cananına candan bir otağ
Dağlarından feryadı duyulur
Aşkın gözyaşlarının
Yâr susmuşam künyeni
Yüreğinde ilkbaharlar yeşerir
Meltemin umutsu

9 Eylül 2026 Çarşamba

YAZI

Bu ülkede adalet yok! 
Bu ülkede adalet yok! 
Bu ülkede adalet yok! 

Bu ülkede zalimleri baştacı eden adaletsiz bir düzenek var! 

Her gün bomba gibi patlıyor mazlumların başına... 

STK ve dernekler ve cemiyetler ve bilmem neler neler korkmuş, sinmiş, suspus... 

Çoğu zaten menfaate batmış yolsuzluklar, torpiller peşinde... 

Bu ülkenin partilerinin başlarını zenginler çekiyor. 

Sor kendine ey halk neden acaba?
 
Öyle bir bozuk çark var ki yoksullar ve ortasınıf hiçbir yerde bir yere gelemez. 

Sadece birleşip bu bozukluğu giderirse beraberce halk, İslam muhteşemliğinden miras gerçek adaleti getirirse bu ülkeye adalet gelir. 

Konuşanlar oyalamak için konuşuyor. Başlar, servetine servet katmak için nam için şöhret için makam için başta! 

Böyle gelmiş böyle mi gidecek? Oysa sadece yüzyıllık bu çürümüşlük! 

Tarihte neler neler oldu. 

Halklar neleri neleri başardı. 
Ey halk sen neden başarmayasın? 

Ey halk sen neren bu kadar suskunsun? 




YENİ DİYARBAKIR ŞİİRLERİ