Bilal Yavuz Şiirleri


YENİLGİYE MERSİYEDİR YENGİMİZ

şimdi kimsesizliğin anıtı Gököz irkintileri
Şehzâde Mustafa türbesinde asırlar deviren yas
yüzyıllardır ağlaşan Ulu Cami şadırvanında
hüznün gözyaşlarıyla alınan mahzun abdestler
külahtan kevsere inen cayır cayır katreler
her taşlığı başka bir matem şölenine dönüştüren
şimdi ne desen gecikmiş bir Murâdiye saati
fildişi kaftanları aşkına hassasiyet müzelerinin
sıyrıklar hatrına; börklerden kubbelerin iliklediği
ve toylarda oylanan güneş yüzlü hükümler
tuğrul ruhlu, akın yürekli hünkarlar hayratına
öyle bir hû çek ki bağırdan; dem-i devranı deprem vura
zülfikâr imanlı yeniçeri gülleri yeniden soylana boylana
“baş üryan, sîne püryan”
gayrı kılınç kınına ziyan!
oysa tam burada; çınarlara, çimçeklere karışmış çiniler
buçuk kalmış rüyanın uykusuzlarını çağırmakta ısrarla
mükellefiyetler, muvaffakiyetler, mazhariyetler
berhudarlar, alemdarlar, mihmandarlar mahareti

aleyhtar çoğunluğa yeter güzelliğin azınlığı mümtazlar
akıncı canlar bilge hakanlarını bekler fetih meydanında
o vakit gün sizin gündüzünüzdür ey Müstahzar
gayrı geç ey Muhafız
bahadır ruhlar ordusunun başına
serden geçer gibi geç kaçınılmaz kader eyerine
yan bakmayasın; ne sağa ne sola
işte düşman Gargat ehli karşında
vur pençeni Kahhâr aşkına şenlensin çelik bilekler
vur mazlumlar hatrına vur dile gelsin dilsiz gökler
yamalı sandukalar, ihtiyar revaklar hep seni
hevesi kursağında döşlerin burnunda tüter nezih kalbin
dallarında kandillerle duada Emir Sultan hazîresi
ve Geylânî hazretlerinin sevdası muska bağrında
bir mezarı bile olmayan medreselerin buruk hayaleti
karabasan celladı olup çökerken sılamızın boynuna
gürbüz gürzler, mahşerî marşlar devri gelmiştir
şahid İznik surları, şahid Bursa kalesi
ikbalin aynasıdır Osmangazi nahiyesi
derviş nehirleri ummanlara delta kılan esrarı vefanın
coşsun da taşsın Oylat şelalesi gibi hararetler üstüne
fetretin bitiş mührü Yeşil Külliye
muştulasın müstakbel meşalemizi


RÜZGARIN KALBİ

kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ
kasımpatılardan doğma entarinle 
çalı kuşları konardı dallarına
anadolu buğdayı kokardın sevdayla
bağlamalar dar gelir gönül teline
saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
kuzgunlar dönüşür üveyiklere

yağmurun çocuğu Pokut yaylasında
bulutlardan bir deniz önündeyiz
uçurumda uçurtma rüzgar yüreklim
ruhunu sal eyleyip uçacak sanki
avcısını bekleyen hazine gibi
ezilir bakışıyla kursak çimleri
yeşerir kuru kütüklerde filizler

evrendin özündeki canlılara
kuşatır damarların dünyaları
günde yüzbinlerce kez atan kalbin
nasırlı ellerinden belli azmin
gönül ışımakta gönlünü Dilbâ
harab kentte bağrı dökük bina âşık
cerrahlarda bulunmaz reçetesi

kurnalar, kandiller, dağ yılanları
fırtına nehrinde kağıt gemiler
derin ormanlarda ay kuyuları
adamın gönlünü göğsünden söker
kurnalar, kandiller, gece suları
bu dermana bir dert yok mu Dilbâ
bakışların deliyor değdiği yeri

kuzgunlar dönüşür üveyiklere
saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
bağlamalar dar gelir gönül teline
anadolu buğdayı kokardın sevdayla
çalı kuşları konardı dallarına
kasımpatılardan doğma entarinle 
kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ


TOPRAK DENİZİNDE ATEŞTEN KADIRGA

Kızkulesi değil miydi şair kılan özlerimizi
çalımlı Ayasofya... filinta Sultanahmet...
leyla ile mecnun gibi bakışırken karşımızın karşısında
Üsküdar, aşkın başkenti değil de neydi
dinmez, beyhude… ciğerimin gök gürültüsü…
gözkapaklarım acıyla çeksin fosilli kehribar gözlerinizi
koparmadan kadim gurbetin antik tespih ipini
ranzalar ahraz... yorganlar ki cehennem pisti...
ve hiç değilse hayaliniz
hayrandır can evlerimiz

lambalar tenhalığı tutuşurken karanlık sular civarında
oysa bir simit yetiyordu muhteşem memnun uçuşlara
yüreğini paramparça eder gibi kursağında
avuçlarda lokma lokma hayatla öpüşürken akça martılar
susardınız, susku bile aniden marşlar tüterdi
seherin ölümcül serinliği öksüz gülhane banklarında
burada yastığı gazete kağıtları sefil bir adam
orada çin çayı eşliğinde sıcaktan üşüyen bir kadın
boğazın dinmeyen dalgalı rıhtımları sonra
kendini vururken ürperti kayalıklarına…

yokluk denizinde varlık ağına takılan yunuslar
çırpınırken yaşamak azmiyle sınırlar tabutunda
ellerinle kaburga kıvrımlarını kavur kavur kavrayarak
kendini yarma isteği kuş cıvıltıları aralığında…
bendini kanatlar çıkarmaya zorlayan kamburluklar
oysa yetiyordu sonbahar saçlarının oval incilerine
toka niyetiyle takılı o baharatlar karanfili…
dallarına serçeler konan çocukları gördükçe
dallarından koparılan idamlık gençler kalbin zihninde

obruklar, koyunlarda derin yaralar şöleni
tebessüm eder gibi ağlayışlar şu hazin çardaklarda
canıma canımdan canan; cananıma cananımdan can
büyük iplik çilesi kördüğümdü ahşalarda
kalu bela anından mahşer demine kadar
odaklan En Sevgilinin kusursuzlar kusursuzu sanatına
uydularını açık tutmayı gerektirir bu sevmeler mesleği
sonsuz varedileceğin sonsuz günlerin sonsuzluğuna dek
boğazın ışıyan köpükleri olmak sararmış güneş dansında
çünkü her ufkun harcı değil ruhlar diyarında
gemileri karadan yürütmek bir Maşuk uğruna


İNCELİKLERİN EFENDİSİ
1
kuşu vefat eden çocuğa taziyeye giderdiniz
rengarenk ebabiller yağardı gül şerbeti kıvamında
hıçkırınca yavrular; namazlar, dualar kısaltırdınız
mukaddes Tur-i Sina gibi mübarek sırtınızdan
pak torunların inmek istemeyişi gönlüm, umarsız

gözyaşlarının tadını iyi bilen mecalsiz diller hatrına
geceler, gökadalarca çullanırken yüreğimin boynuna
ruhumun çocukluğu ahlarken gövdemin nağrasında
siz ki hizmetçilerinize dahi öf bile demeyendiniz
söküğünüzü diker, karnınızda taşlarla gezerdiniz

ayinlerinin kibriyle -piştim- der iken nice kavuklu
günde en az yeştmiş defa; aşkla istiğfar ederdiniz
cümle canlılardan; ezilen emekçilerin safındaydınız
ortaya doğru yeşertip öğütleri kimseleri kırmazdınız
kölelerin ki, azadı için hiçbir fırsatı kaçırmazdınız
2
anlatmaktan anlattığını yaşamayı kaçırmalar değildi
yaşamaktan anlatmaya vaktinin kalmayışı sahih sevi
ürkek tavşanların mahzun ceylanlarla buluştuğu
altından saflıklar akan ırmaklar gibi bir geceydi
zarif nehirlerin başını taştan taşa vura vura çağlayıp
uçurumlardan şelale olarak atlarken ki nezaketi
gibi bir havaydı hilalin şavkı vururken alın yazgımıza
meltemlerin korosu, resmi törendi kulak zarlarında 
ve hasretin şu dağdan yumruğu gırtlağın yatağında
ve zulüm… suskudan tükenen dilceler kördüğüm
3
vurulan masumların babasından kurşun parası isteyen
otokratları şimdi hangi tarih kabul etsin hafızasına
ey kalbimizin diktatörü siz diktayı bile güzelleştirirsiniz
yeter ki bir işe başlayın, kılınçlar çiçek açar buzulda
gitmeseydiniz, bitmeseydik, tutuşsaydık yağsaydık
Mâşûk’u için kavrulan cehennem gibi küfür tepesine

sessizliğiniz, aniden bastıran mutlak bebek gülüşleri 
durgunluğunuz, boraları çekip dindiren kadim kasırga
dolaşırdınız, kuşlar uçardı sanki okyanusların dibinde
canlar sizsiz, şimdi vadilerde şaşkın gezen dilsiz şuara


İSTİKBÂL GAZELİ

doğrul, çığ gibi çökse de cümle gökler tepene
cehennem olup kudursa zemîn, zinhâr düşürme
mübârek sancağı çek, Allah için çek, göndere
kulak ver, şühedâ kefeni dipdiri toprağı dinle
irkil, köklerine dön, dallarını sal ğarîblere
sal, huzûrla yatsın ecdâd, sal, en tekin sipere
habîb için sal, vatan, bilsin ki emîn ellerde
durma, nerde bir yara görsen merhem ol fevkine
dikil, senden de olsa dikil, zulmün üstüne üstüne
yurduna sâhib çıkmayana sâhib çıkacak yoktur
işte İslâm kıtası, kahrına taşlar, ne çoktur

yürü, yol yürüyenin, kuşan, pusat giyenindir
kısrak binenin, söz diyenin, erlik erenindir
sen çakıldıkça makber mâzine dar gelecektir
diril, Allah için diril, mazlûmlar mahşerindir
toplayacak cüzleri, hilâlden bir sûra, üfle
dönsün özüne vücûd, uzuvlar, gelsin dile
yapının tuğlaları kaynaşsın tâ temelinden
vaktidir, yetîm ümmet, taşmalı beytinden
yüreklere, mâbedler îmar et ki, yürekten
azmini hiçbir pusu çevirmesin emelinden
ey şehîdoğlu şehîdlere hergün şâhid kesilen
yetmez şehîdoğlu künyen, savul zincirlerinden
sen ki, üç deryâ üzre bir seccâde, anadolum
çınlasın zerrâtında -sâde Rahmân’a kulum-

durumdan değil, safından sorulacaksın, etme
boğazla güdümleri, müslimsen haykır merdâne
nisyandır, tercih zulmeti şerîat kamerine
eğil, ancak rükûda, cân ver, cânânı verme
kıyâmete dek yurdun çiğnensen de çiğnetme
ey Millet-i Muhammed, dön Hakk’ın devletine
dön, Allah için dön, çehreni dînin hükûmetine
silkin, silkinmeyenler seyre pek müstehaktır
davran, değil mâtemler sana rövanşlar yaraşır



ARASÂT DEMLERİ

1
Ellerinle yıkanırdı sebiller
Buyrulduğun günden beri torpağa
Dinmez cihânın şükür salâtı
Semavat ruhunun yolunu gözler
Müstakim! Ayinelerin sürmenelerinden süzülen
Mutmain! Rabbinden razı yetimler gözlerin

Martılar kahkaha koparır mücrimlere
Kaldırımlarda kibrin ayak izleri
Kasvâlarda bir çöküş
Nasıl da belli yerin
Pahadan müşterisi bulunmayan
Afili binaların içindeki boşluk içim
Tarifi meslek sırrı
Edebullahtan nazârın
Oysa düğün derneğiydi göklerin
Yoksa kıyamet evrenin sensizlikten
Çıldırması mı geri dönmen için!
2
Ölene kadar değil, öldükten sonra da!
14 burç, Kâbe’de putlar, bin yıllık nâr
Kurudu Sâve gibi
Leyli fecreyledi Nur
Kayıplara karışan Semâve vadi
Ve buruk necmlerin güzleştiği feza
Bir nefeste toz duman ayyûkun muhbirleri
Ey kamerlerden asil yarılan sadır
Yürüyen yağmur duası çocukluğun

Nerdesin, neredesin, nerelerdesin
Akisi bilinen, sormadan edilmeyen
Bir sayhalar katarı yokluğun
Sireni sâde dâhilden duyulan
Altından damarlar akan bilekler
İştiyaktan pehlivan
Gözleriyle konuşan mustazafları
Gözleriyle dinleyen
Edîbullâha selam!
3
Sonsuz parmağında sonsuz marifet
Kudretullahın, haşmetullahın, yedullahın
Kalbet, kavlet, hıfzet, celbet, refet!
Yaşlandıkça evren, gençleşiyor Furkan
Ey varlığı Zâtından
Varlıktan/yokluktan evvel bulunan
İnayet, şehâmet, selamet lutfet!

Yaradılmaz Yaradan
Yaradamaz yaradılan
Vahey! Aralıklar çık aramızdan!
Bizdedir geçiş hakkı
Ben/sen geçmez sırattan
4
Kaybolunca sis, geriye görüntüler
Kaybolunca görünen, görünmeyenler
Ne kalır kaybolursa görünmeyenler!
Caizdir perçemi pençeme küffârın
Umman yanar, volkan üşür, eser sahra
Beyaz duvaklarıyla salınan güverteler
Yaslanıp Hayy zikrüne yığılan dalgateynler
Tilavetlerin bam telinde açan Firdevsler
Karışır birbirine
Ayasofya saatinde
5
Bir beytullah olarak
Dönünce fıtratına
Parlatınca leyâli devletlû lem’alarla
Balkırı şeriatın mecelleyi boğunca!
Gerekmez yeni bir Boğaz teşrifine
Gülüşünle kandilleri dağlaman için
Derdim yâ! Ayasofya! Tik! Tak! Tın!
Şühedâ makberine sığmaz artıkın!

Açıl Fâtihlerin mirası açıl!
Geber ayna ayna söyle banalar
Altı bucak ve dört dal ve beş zaviye
Martılardan bir deniz içerisinde
Ney kıvrımlarında mukaddes kavsının
Erîs gamzesinde elbet bir gün
Yeniden biter ol hilafet mührün!


AŞKIN ŞEHRENGİZİ

ne canlar yakmış İç Kale 
sararmış resimlerce mahzun Viran Tepe
bereli havuşlarda tükendi nesli dinçliğin
bir küf tutmuş muskalar
bir keder karası bazaltlar bilir
nerden nereye solmuş yetim Diyarbekir’im
nerde kimi ölmüş Yedi Kardeş burcu sesin
birden düşersin akla; başım gözüm ısınır
Eski Cezaevinde yel ıslıkları küsülü
Aslanlı Çeşme şimdi kıraçlıkla kınalı
kenti çoktan terk etti
Hamravat Selsebili
bir kuyu kendine düşer canımın tenhasında
eyvanlar serden geçip durur ciğer saatinde
bir sensizliktir gider
bin sessizliktir gelir
açılır çakı gibi Fetih Kapısı
yeni baştan çevik Fatihine
tel örgüler kuş olup uçuşanda
belki değeriz yine 
On Gözlü köprüsünde bakır düşlerin
yangınlar gömülü Süleyman mertliğinde
bir zaman abdestsiz çarıklarla
doluşmaya utanılan Sur
şimdi hangi hakirliğin mahzeni
abdal damlarımızdan mağrur çatılara
taşların boşluğunda zemheri
cehennem lokması kursağında
avlularda tükenmiş dut çiğdeleri bağrın
boynu bükük nergizlerin saksılarda
vurulmuş haremlik
dökülmüş selamlık 
kalmış Deliller Hanı cinnete bir soluk
kırılmış mezarlarda buruk kuş lokları
hanayda kumruların su kadehi burulmuş
kararmış bahtı fildişi kalkerin
namusun narin beli bükülmüş
durgundur Mesudiye
argındır Ulu Cami
yorgundur Dicle Kapı
fıtratına dönme günü Kırklar dağımın
bir şehir ki töresidir nice kıtaların hey
selsellerin uğultusu serdaplarda
tulumbalar hasretinle taşmaktadır
Şeyhandede şelalesi
hazan olup yağanda
ahşab nar çiçekleri
sülüs hatları mevsim
nakşetsin sevdamızı Gelincik dağı
yüreğinin beynine hadisler mıhlı Nebi cami
Asur kalesinde kral mezarı bağrın
gözlerin gözleride dilsiz Malabadi
Çayönü, Körtik Tepe neolotik mahzun
ve paygamber kabrinde öksüz yara salardık
gırtlaktan revakların karanfil sokağında
umudun umudusun
  çeyizlen Diyarbekir  


MAVERA TAKVİMİNDE BİR YAPRAK

kırımlarda, beraber katledilirken
evladına kefen olmuş valide cesetleri
çünkü anneler, şu lahza da bile
çabalar, vefatı nazik göstermeye
kınalı kekliğine, kırkı çıkmamışken
bambaşka yörelerde, apaynı sahne
hiçbir şey olmamış gibi devam etmek hayatına
günde milyarlar kere, çok kahkaha, az insanlık
nafile değil, hoyrat sokak köpeklerinin 
gittikçe daha fazla imtinası, gelip geçenden

oysa gümlememiş ketum füzelerden
saksılar, oyuncaklar çıkaran mustazaflar
etti mi hicret, kuşunu, kedisini unutmayan
işte bu gurebaya, cevrederken tiranlar
masumu terörist, teröristi kahraman
vatanseveri hain, haini yurtsever kılan
anırırken ıslah deyu fesad üzre fesad çıkaran
bir çeperi, bakışlara çekmek istiyordu

oysa tam bu zamanlarda tam bu noktada
hayır, değil -az sonra, yok -şimdi reklamlar
tuzakların üstünde bir tuzak vardır gerçeği
usanmadan asırlardır, devreye giriyordu
cerenlerin sıcacık gülüşünü
bölüşürken erenler, şurada
helak olmuş bir kavim gibi gözler yeşeriyordu
ertesi nesillere, ibret mirası, kalan talan

ağarırken ağır, erkler, bükümler, hendeseler
cümbüşler, tin saatleri sanrı köşklerinde
esrardan savruk, cismiyle bir tan vakti garb
şarka dönüşecektir, yeter ki çemren
çünkü asla dönmeyecek faytonlar balkabağına
sabretmek, yarısıdır dikey zaferin


KIYAM SAATİ

biley taşlarıyla sevişen sarp kılınçlar
bilenişin koynu tırmalayan vakur düeti
hıyanete vefa, zulme ıslah, çalıma vicdan
markası mıhlanan 
çetin devranlardan geçtin 
kıvrak ve rezdar, jindar ve haklı
karaltıya bir kandil, kısrağını sürerken dört nala
şamdanlıklar, hırıltılar, bazalt kokuları
ökçelerin o baygın, tekrarında kaybolmadan
en deruna sürülmüş ahir mahkum
kınından sıyırmadan boykot sancağını
ruhsuzluğa, aşksızlığa, banka destbendlerine
doğrulmaz devrildiği yerden
şol domino taşları
çünkü vahdet, cümle lehçeleriyle velut
daha elvan, daha gür, daha kokteyl
bin varyozdan tek yumruk gibi çökmektir
tağyire ve tağuta ve tuğyan tüzüklerine

oysa biliyordun, giyandar olduğun kadar
tiryakisiydim dilaver süzüşlerin
boranlarda uçuşan zülüflerine, dalgın
göverdikçe tomruklar, yiten saflık
içinde, büyüdükçe küçülen bir zarok
şemkurlar, zeytun ağaçları, kıraç dağ etekleri
açtıran, gürbüz hasbîliklere gonce
ki fukara ocaklar, başkenti insan haklarının
insanlık, senatolarda bahsi geçen yalnızca 
senatolar, tek dişi kalmış canavarın 
ful cehennem yuvası, hani o
HD sahne performansında tünaydınların
edemeyip kendini kendine itiraf 
yatsıların kuştüyü yastığında kıvranan yaratık
nefsinin dahi inanmadığı tıraşlarına
rağmen PR çalışmalarına, ikna odalarına 
halklarının bile gözünde yosma

çünkü gümrahtık, bir ırmak ne denli olacaksa
alemi yoktu sökülmenin ifşa ajanslarına
yetiyordu bir mecruhu ondurmak
her lügatte barınmayan karşılıksız kelimesi 
en fazla müminlerde fehvasını bulmaktaydı
mamafih, asfalttan kazınırken gureba
hazmedecek kadar bedhah, bir sinikliğimiz yoktu
yokluk bazen varlıktır
varlıklıydık ve rugan
duruşlarda parıldayan çavdar bir urgan gülbankımız
nerdeyse gözleriyle devirecek adamlar arasında
nerdeyse gözleriyle devirecek madamlar arasında
sendelerken de, putçuklar
nacaklarımız içün can atıp durmaktadır
yeter ki bir imbat, ya Rahmân
neresinden başlarsak, birleyecek 
kenetlendikçe ketum
kenetlendikçe eforları tıngırdatan
mafdar bir seda, toplayarak serbanında
gaza deyu çarpan fuad oğlu fuadlara
tarihi navdankını ansıtacak

aceb mutluluktan, uçuştu mu melaike
seni gördükten sonra insan yaradıldı diye
seni, yani nereye yükselebileceği insanlığın
hasılı onur, miracınla ins fıtratına
ölüm ki, bildirir kıymetini müebbedin
ki ölüm, çattı mı kılar sofi en firavunu
göçtün ve güzelleştirdin 
kalbe mevti, göçtün fakat
bu paramparça surları uhuvvetin
çaktı yokluğunun zorluğunu matiz boğaza
şimdi bu evindar yelkenleri fora
bu kerdar gemileri dans ettirecek zilanlarla
mürettebat hani
bir sura nefesi elzem, müttehid kıyamlara
münezzeh afradan 
münezzeh tafradan, hanlık hırsından
bir de israfil, baştan ayağa beşir
intibahları birbirine varis kılan
hızırla kırkbirinci saate uyandıran


KALBİSTAN GEMİLERİ

pek sever saklambacı sevda dediğin
evladı aç kalmasın diye günden güne
zayıflayan varsıl babaların sayılan kaburga kemiklerinde
anaların demirden yoksun ama metalden pehlivan kanında
pek sever saklambacı sevda dediğin
nice aydınlıklar ki karanlık / nice karanlıklar ki aydınlık
gösterir aydınlığa kimliğini karanlık
öğretir karanlığa benliğini aydınlık
ne çare inkarlara beyazlar ışıklar içinde
ne keder îmânlara yusufçuklar kuyusu
oysa küpeşte kılan geceyi sırrolmaktır
kaybolana söyle derman hangi ışık
pek sever saklambacı sevda dediğin

neyleri nargile gibi tüttüren adamlar
birşey kaybetmez takib etmemekle gündemi
ceplerinde aşkın gözyaşları çiçeği
yaprak güzeli yatsılardan patiska seherlerden ahşab oyalardan
ovalara güldancasına kurulan obalardan aktolgalı otağlardan
câna mehteran bir sinan timsali kârd kârd saplanan
kederi kaderine elest bezminden sâdık
kökleri göklerin ve dalları litosferin kalbinde
öyle bir yakılsın ki Kalbistân Gemileri
kalmasın fedâkârlık domurlarından başka
ırmaklara bırakılan umûdun öksüzleri
sürsün firavunları gazâbın kızıl denizlerine
destanını -aşkı mühimmat diye taşıyanlar- nakşetsin

gamları gerdânına ney gibi üfleyen adamlar
düğümlene düğümlene çözülen âdemelmaslarıyla
füzeli akşamlarda kırlentleri kanter içinde bırakan
milyonlarca sabi ağlarken utanan sırıtmaktan
vebalinden hayır! onlar da sıyrılamayacaklar
şimdi mevsim mahşerde yakalara takılan çocuk elleri
durdukça boy veren düşler gayrı tartıların denk düşmesi
öyle bir zaman ki bu çaresizlikten tarifsiz cinnetler
çağın ömerlerini dahi ölümün ötesine karşı sarartan
duvarlarda milyarlarca çatıkkaş sanki sıfatına
daralıyor sıkılmış yumruktan kurusıkı sadırlar
döşler ki öfkeden çıldırmış saaatli birer bomba
toplansa cümle ruhiyatçı değil derman ümmetin yalazına

derdini boynunun küfesinde taşıyan adamlar
çünkü birşey yapamamak herkesin birbirinden kaçırdığı
ama buruk muhitlerden ağzına kadar dolup taşan
burada sanarken / hayat sürdüğünü bostanına
orada adalet merhamet için yaşamaktadır artık
çünkü suriye akkordan bir zülfikâra dönmenin adıdır
eninde sonunda siyonistin başında parçalanan
milyonlarca şehadetten sonra içine çekebildiğin ıtır
cebel-i târıkta bir figân asırlardır dolanıp durmaktadır
çünkü kıyâmet kıyâmet büyüyen bir diriliş vardır
bir doğum için ya Rab! ne ezâlar dalgalanıyor



ŞUÛR YAZITLARI

îdam, fizik saatinin durduğu hazîn lahza
yeni bir milâda yüklü, körpecik devranlara
dibinde depremler gibi sızlayan kemiklere
ne zaman aldırış eder vâris nasıl bir demde
uykular mı nazara, uyanışlar mı yakışır
bilmem kaçıncı bahar, gökte kaçıncı ıtır
söyleyin ey rahimler, ekin ne vakit biçilir

içinden kıyâmetler taşan yiğit nöker, vaktindir
sen konuşmasan ben konuşmasam hangi devir
eğrileni kılıcıyla; nerde, kim düz edecektir
çarpar âlemin nabzı hakkıyla atan yürekte
mağlubiyetten başka galibiyet mi var katle
inleterek enseleri, muştuların muştası
doğunca emekçiler birbirinin tam aynası
kaynaştıkça hakîkîler; zırhlı, roket işlemez
musîbet olup yağsa cihân bu bilek bükülmez

teknik, sadrına îmân üfürmeni beklemekte
sanât, bağrına irfân nakşetmeni özlemekte
diller, kültürler Hakk’ın âyetidir, inkâr etme
kendi ahâlîn için istediğini ey müslüman
kardaşına dilemedikçe düşün tam mı îmân
değil mi ki, cümlesi, câhid ata yâdigârı
nedir bu hınç bu telaş bu tüketme ihtirası
vallâhi, paramparça eyler şu son vahdeti
ileri gelenler, mâbûd edinirse, kibrini

tûfân olup kopsa kâinat, ne keder Nuhlara
vardır her dem bir kadırga en dipteki ruhlara
kesilip nil, fırat, dicle; çağlayacak çağlara
Asr-ı Saâdet nûrun, iliklere, ırmaklarca
öyle bir kıvılcım bahşet ki bize yâ Rabbî
görmesin cüdâ bir çıkış yol kaçaklar dahî
saçılan kırıkları ancak yangınlar zamklar
öyleyse yansın yürekler tâ kaynaşana kadar


DEHRİN NEHRİNDE

son nefesini verir gibi Allah diyen erler
doğmadan doğmak için ölmeden ölen alpler
tasavvur ey Musavvir, tahayyül imkânı ver 
genişlet sadrımızı, cüzden cümleyi göster
ahıra çevrilen mescidler, virâne türbeler
haç saplı dimağında çanlar öten kubbeler
tozan şimşek toynaklar, deşen oklar aşkına
paramparça kalkanlar, pek baltalar hatrına
ey kurak sahrâların sadrından sızan feyizler
eyleme geçmiyorsa onca kollar, kademler
vücûdun aleyhine mahşerde şehâdet eyler
cesâret, gayrı gamsız gırtlağında çıngırdak
sanki merhûm harekât, arzı boğmuş laflamak

var edilmedin yan gelip yatman için, ses ver
kalk, kadavranı dürten postallara kısas der
üstündür nâmerd ömürden, nâmuslu ölümler
ne velî seyyah, Hakk için hakka hicret edenler
böyleyken ne beklersin, nâmahrem botları mı
ki ezip geçer bastığı yeri, hınzır çarkları
şerefli alınların -bin yıllık- secdegâhını
set örmezse bünyeler, çiğner ayyaş çarıkları
atom füzeleri, İHA jetleri, hidrojen kokteyli
uçak gemileri, hava savunma sistemleri
yapmalı dürüst eller, tedbir için en dehşetini
donanman da sağlamsa, görülür kimmiş ileri
hatırla, döktürdüğü güllesiyle Fâtih’i
evvelâ, ittihâdı sağlayan Salâhaddîn’i

namlular; değil ahî, gavur surlara çevrildi
devâsa fetihlerden, daracık ihtilâflara
seyret, cihân mirası nasıl kündeye sürüklendi
şu rahimleri deşilmiş harâbe mâbedler ki
doğrulduğun günlerin hayâliyle ayakta
ayıl, bu feryâd annenin; zinhâr efekt değildi
uyan, şu figânlar ablanın oyulan gözleri


DAVA ADAMI

kalemini âsâ diye kuşandın, kağıtlarını sahra
mahşerî bir sükûnetle haykırdın çağın sadrına
iki parça cama sığmayan o canlı bakışlarında
yaşama sevincin gibi serpilirdi müslüman coğrafya
bilirim düğünün bugün; Aliya’ya selam söyle Akif abi
de ki her belde şimdi Srebrenitsa inananlara
öyle yalnız bırakıldın ki şu hakikat davanda
ilk nefesini alır gibi verdiğin son nefesinde bile
takdîri bir başına karşılamak düştü nasîbine
bir ömür çabaladın; çarpıştın Leylâ uğruna
sonunda Halid bin Velid gibi göçtün şehâdet aşkıyla
Malcom’a selam söyle abi; Basayev’e, Ahmed Yasin’e
bil ki yarım kalmayacak bu çağrı battal yüreklerde
haleflerin muştular serpecek mahzun makberine
şimdi bir Âsım’ı olarak; Mehmed Âkif’e selam söyle
gözlerim durmuyor Akif abi, dinlemiyor mantığımı
Zarifoğlu merhûmun serçeleri zikretsin toprağında
-dünya ne kadar da fânî- dercesine yaşadın, gittin
Sezai üstad gibi devişi oldun kentin, kesilmedin
gelseydi elinden; şuûr için cihânı belgesele çekerdin
Arakan’lı çocuklarca, Bosna’lı annelerce rahmet sana
komşu eylesin Rahmân; Metin Yüksel’e, Seyyid Kutub’a
Kudüs’ü bileğinde saat diye taşırdın Pakdil gibi
görmese de gözlerin, îmânın gördü hür Filistin’i
emâneti savaştığı emîn elçide olan kureyş misâli
öyle edebliydin ki; hayran kaldı hakkın hasmı dahî
velî eylesin Rahmân; evliyâsına seni Akif abi
Ömer’in, Ali’nin, Fâtih’in kalbine yoldaş etsin kalbini



MAHZUN SEVİNÇ

yaşamın en güzel sahne performansıydı rol yapmamak
içindeki o tamtakır kavanozun kapağını bir sıyır da gör
içlerden göklere kanatlanan ne kelebekler keşfedeceksin
bayındır bakışlar, güzel bereket suda
tadılmazın tadı mı, görülmezin yüzü mü
dallarında gülibrişim çocukları; buruk
petunyalar; kar suyunda serpilen kainat çiçeği
yeşilin nefesini hisset, ak mavilerin taksimini
ıslığını bozkırların, meraların utancını buğuda
ruhunu poyrazların, gülüşünü yağmurların, dansını ateşlerin
içindeki boşluğa batırdığın çiviler gibi ceset kokan şehirler

içindeki evrenin yıldızlarını keşfet gözlerini çevirip kalbine
bir vapur Nuh adaşı; hayret makamı özerk tefekküre
ve güneşte kavrulan esmer merhamet bozkır teninde
bir ormanda bir ırmağın bir ceylanla buluşması endamlar
sararmış mahzun fotoğraflar emsali kartondan albümlerde
filmleri kopuşmuş sılanın; paslanmış denklanşörü gurbetin 
gel etme gel etme gülleri tomruk; ahvah çiğdelerinde
gül şerbetine uzatırken ağzını dibine inen serinlik sanki
hilalden bir güneşin altında gölgelenirken güzbatımı

ölümün üzerine sürüyor motorunu Hamza yürekli
panzerlerin altına yatan Ömer öfkeli kalbi kırıklar
savaş uçaklarına tornavida fırlattıran gariban sevda
bir ateş ki tutuşmaz her fitilde en doğru en dobra
uğramaz şehadet -sade İslam- demeyen son nefese
yalan oğlu yalan; hamaset destanlarında gördüğün
öldürmeler değil yaşatmaklarmış asıl kahramanlık
tankları durduran o şefkat çıplağı ellerimizden öğrendim

kendisine çevrilen hayın namlulara; konuşur gibi mikrofona
son anda dahi -gel vazgeç evladım- diyen ananeler mesela
utanır sloganlar; işte bu anlatılmaz işte bu yaşanır
idam isterken bile şu heba edilenlerine üzülen kırgınlık
tutuşmuş Hakk aşkıyla kavrulmuş abdal cehennem hey
maşkunun hasmını beklemektedir; taşkın
içimde hep bir senler beklemektedir, aşkın
beklemek; beklemektedir, beklememeyişleri
beklememek; beklememektedir, bekleyişleri
gayrı eminim, hüznün en yakıştığı gönüldür mahşer yeri



BEYAZ KARANLIK

Gövdeyle kuşatılmış dinmeyen ruhlarımız!
Ağlar, yırtar kendini sonsuzluk diye diye…
Sanki evvelden tanışmış gibi canlarımız;
Yosun gözler boğuk kellede ürkmüşçesine.
Dalardın; sen değil, uzaklar koşardı sana.
Bakışların, sumruların sarsılmaz töresi…
Uyurdun; uyanışa dönerdi uyku, hırsla!
Nakışların, varlığa gebe bir yokluk sanki…
Çiçeğin yüreğinde çiçek açan polenler;
Anlatsın öykümüzü ceylansı yavrulara…
Yatağanlarla doğranmış batağandı keder;
Mahzunlar mahzeninde kurulmuş kursaklara.
Dikiş tutmaz ülküler çaçaron göğüslerde.
Mevte battıkça çıkardık doğumun yüzüne!
Tabutlar bağırıyor toprağın yüreğinde…
Kefenler, kuduruyor okyanuslar dibinde.
Duyamaz, yangın kuleleri bu cehennemi.
Bulamaz, deniz fenerleri şu pus gemiyi…
Bir sıyrık ki, âlemler saklambaç pıhtısında!
Aklın dil, vicdânın göz kesildiği boyutta...
Sisten, çığlıktan bir kaledir beyaz karanlık!
Çektikçe çeker göğünü göğüne, haylazca.
Ah ne âfet katliam; rahîm nurda kayıplık!
Nadide eriyiştir; katışmak, karışmaza…


KAYNATIN  KAYNAKÇILAR

Ben müslüman kürdüm, türküm, habeşim, arabım!
Topuğuna bir taş değse kanar tâ ayağım.
Sen benim, ben sen! Siz biziz, biz siz, kardaşım!
Sıcağımızla erir putlar,  kucaklaşalım…
Ne hazin; bir damladan var olan nefsin kibri.
Göze tapan; görmez, görünmezin görselini.
Soyculukların soyu soysuzlukta kesişir!
Bayatlığa düşenin sonu tozda yüzmektir.
Güneşin sesi her an patlayacak gibi der;
Parçalamak kolaydır, zamklamak yürek ister!
Ahîlik, jilet güzleğinde buz tutan ateşti.
Kanser vicdanlara işlemez radyoterapi…


BÖRTÜK SAĞANAK

Dünyayı sömürmediğin ölçüde erkinsin!
Mülksüzlük; en hıncahınç mülkü zengin yüreğin.
Işık, yürekçe atar karanlığın büstünde…
Zulmün celladı adâlet peşinde zalim bile!
Derviş ki sırf tâlibdir; talebi, talepsizlik…
Sığ seslere en gökçek refleks derin sessizlik.
Dikilmiş; inleyişler gibi mezartaşları,
Seyyahı durdurmak isteyen münebbih gibi.
İşkilsiz, kavrulanlar için kış bir bahardı;
İnleyiş ki beş mevsim dinmeyen ruh depremi.
Şimdi esmeyen poyrazların bereketinde,
Bir kuraklıktır gayzer kılan ötleğenleri…
Firdevsi tatmak sizsizlikler işkencesinde,
Sağlamlaştırır bülbülün bağır kafesini…
Çatlar kafatasları yeryüzünün koynunda,
Başı dik gözü yerde kuşlar gezer magmada.
Çürümeye kıyamayan çocuk kemikleri…
Çatırdar; ahların arşa yükselmesi gibi.
Önlesin kalbin bakır zehrini kalaycılar!
Hüngürdesin sipsiler; dile gelsin ıraklar,
Gassalları kızartsın gazelinde kıskaçlar…
Dalgalansın canlardan bir umman yaşamaklar!
Körükler, esnedikçe tımarhaneler boyu…
Zağlı pas; tırnak kılar bronşa her soluğu!


KALABALIK YALNIZLIK

Ay: gökkuşağı çelengiyle arşta bir kuyu,
Namlular alınlarda volkanik kış mevsimi.
Buzulda har kesilen nabızlarda çarpan su;
Öksüz kalderalar gibi haykırır tevhîdi…
Ölümcül yerle gök arası fışkıran hayat!
Çağırır; hepliğin, hiçliğin tek sahibine…
Uzay okyanusunda inci devran ne bayat,
Heyecanla gelenler hep gider çöküntüyle.
Onlar siyah aydınlık! Biz özgürlük tutsağı!
Onlar havra sessizlik! Biz barışın kurbanı!
Unutma! Ey boşluklar çölünden sızan feyiz,
Kumsaati yurdunda çıdamdır sermayemiz...


HELAL GÜZELLİK

Yüzleri tanınmayan cesetler arasında;
Tanımama hissi ağır basan annelerce,
Öldü antik kaygılar beklenen gün doğunca,
Caiz cemal sofrası serildi ezgimize…
Deha deha yeşeren rasathaneler kalbin,
Eş zamanlı indirilen uzay roketleri…
Mümin filozoflar ki ecdâdıydı bilimin!
İslam, medeniyetlere insanlık öğretti.
Ey kafataslarından parklar doğuran hande!
Yüksel yüksel büstümden üstlerin kursağına!
Ufalanır mumyalar azmin gömütlerinde!
Gıcıklanır kuşkular tinlerin gırtlağında…
Dirilişe adaklar doğurmalı rahimler;
Akıncılar aşkına doğrulmalı gerdekler.
Anneler dantel gibi işlemeli yelkenler,
Örmeli yıldızlardan; ışıl ışıl şilepler…
Sılanın volkanik gölünde yüzen âşıklar,
Haşinleri inletmek o mertlerin cenneti!
Kabre definden sonra aniden canlananlar;
Anlayabilir belki bu ârâflar pistini…
Değil dudaklarla nefesdaş şu mısralarım!
Kendini bildiğini sanırsın, bilemezsin.
Sempati! Neye göre? Nafile çağrılarım,
Gözden bakan eremez görküne görünmezin!


NÖTRİNO KASIRGASI

Yanıp yanıp küllenen Kuantum Köpükleri.
Kuarklar kozmosunda Hakk’a âşık enerji;
Milyar ışık yılında Süper Kümeler sanki.
Evrenler atomlardı, atomlar evrenlerdi…
Mikroskop teleskoplar, teleskop mikroskoplar!
Aklın varsa kalbinle; düşün, kop kof egodan!
Nanometrik leptonlar, gökadalar, kuşaklar;
Yakından devasaydı ve bir nokta uzaktan.
İçimizde; iç içe kâinâtlar, âlemler…
Dışımızda dış dışa; cihânlar, galaksiler!
Farkını ve fakrını belki de görmen için;
Hakk için vuran zebaniler dahi kardeşin.


FELAKET ULAKTIR SELAMETE

sarsıldı yeryüzü
 tutuldu saflığın şehri Kirmanşah
hüznün başkenti Halepçe
işte bir kez daha yıkıldı
taşların altında sinir uçlarından
ayrılan binlerce yetim can
ve sıkışan yürekçiklerin uçuramadığı çığlık kuşları

düştü ihanetlerin
düşüremediği yorgun Süleymaniye
nükleer deneylerin bedeli erozyonlarla savruldu
dindaşın dindaşa gavura vurur gibi vurduğu topraklarda
bir günde yaşlanan çocuklar arasında
en çok da çocukluklar
çocukluklar, çocukluklar vuruldu

hangi çadır, hangi yorgan
sarabilir, ısıtabilir şimdi
annesi kalıntılar altında inleyen yavruların üzerini
ölümlere sevinenlerin çıkardığı kışı
hangi güneş kapatabilir

öyle dağlar üstüne öyle karlar
öyle karlar yağdı ki
serpilen kibirli sular daha tutuşturur yaklaşan cehennemi

artık bildim
yumrukların çelikleşme zamanı münafık yüzlere
artık bildim
surlaşma vaktidir mazlum safların sımsıkılaşarak

andım olsun ya Rabbi
atılacağım ilerilerin ilerisine
kuzuları kaptırmayacağım sisli kurtların sinsi dişlerine
adalet yağdıracağım katil mankurtların ensesine

şahid olsun tarih, şahid olsun zaman, şahid olun
şehadet eder gibi sivrilen şu dosdoğru kılınlçar

yakındır, keskince sıyrılacak
bu muhkem kınlarından
kılıç artığı megalomanlar gömülecek ürkek bizansına
derisi yüzülecek tüm hurafelerin
çevikliğini diri tut öz müslüman
soylu isyanların çiçeğe durma zamanıdır
ehvenlerin biteceği sahih sabah yakındır

asıl deprem içimizde
ruhlardaki çarpık kenleşmenin bitiş arefesinde
mazluma riyasız sahip çıkılacak o hakikat devletine
yüzleri döndürcek mücahidler ufuktadır


HELBESTÊN ÂZÂD

dilbirînâmın…
delâlâmın, çavrêşâmın, evîndârâmın
peljenî kevokâmın…
jiyânâmın, xezâlâmın, rojînâmın
wek mûm û findê tû yî…
wan! hûn! em! ew! tu! min! 
me bihîst! we zanî! ew ê gûlê behn bike!
vahey! nâletî nijadparêzî!
û nice roja temenê!
pazdeh û yazdeh û hevdeh û hejdeh
deh hezar gorî çe!
qesem be! ew maf dixwin…

gotın zirar e, kirin kar e!
eyarê bênamûsa fırehe…
ey kujtar mirowê dewletê!
heye axret û şehînî roj bêgumân!
ba ji tehtê çi dibe…
behr bi devê kûçika heram nabe!
“bê derpê bigere
stûyê xwe li ber zalım xwar neke”
dara xweziya şin nabe…
devê rovî ne geha hersim go çi tirş e
ê ne dı şerde be şêre!

helbet kuta bûn helbet qediyân
tewabûn helbet…
“hechecikê sılava lı hecêk”
dar siyê ji koka xwe re nake
her giha lı ser koka xwe şin tê
her tışt jı zıravi mırov jı stûri dıqete
heywana tu bıgerini wê erzan bıbe
jı pıra pır dıçe jı hındıka hındık
kûçık ji kê bitirse bi wi ali direye
jı rovi fenektır tune…
jı eyarê wi pırtır tune!


VEDDELER GAZVESİNDE BİR VAAZ

Ve metâ ve metâ ve metâ
Zerefşan, halkarî, zerenderzer
Nakkaşhanelerde bakışlarını
Tefsir etsin tezhib ile
Mustafa İzzet ki, Yesârîzâde!

Maktalarda, âharların mıstar mühreleri
Öze düşen her sâikâda
Bir uğultu sayvanlarda
Felammâ! Cümle enhâr karışır deryâsına!
Ağlasın Halil b.Ahmed faşist tellâllara
Hattat yürek! Düğümle kazıyarak!
İpini halatına belâzürî tahassürâtın
Tûmardan, parşömenden, papirüsten bir serv

Çalkalan veyl hattımı cezmeden meşk bağ
Gubârî akışların nakışları aşkına
Düşür bu kan basıncın hey Moğlova Kemeri
Dönüp dolaşılan yer
Fâtih’in Kürkçü Hânı!
Sedefkâr Mehmed Ağa…
Salınsın revaklardan perde perde
Evrilsin fıtratına şol Nuruosmaniye
Zammeler, fethalar, kesralar adedince
Bu vakfede mebnî duran kalır ayakta
Bu cibâlde yer yok elif durmayana

Ve salâ ve salâ ve salâ
Karılır ruhlara rıhler
Hû ender hû! Rüveydâ!
Lienfüsihim! Bienfüsihim!
Fîmâ beynenâ!
Azâzilin okşadığı nesebini
Reddeder evlatlıktan elbet turâb!

Sızlasın iskeleti zülfikârın!
Veddeler gazvesinden bir vaaz
Çarpılsın iğmâz dimağların vechine
Revzenlerin cevfinde demâdem essin ervâh
Ve sonra dîdârında şavkıyan dîdelerin
İliklensin enfâsına bîkeslerinin

Kuşların uçarken ki ferahlığı tesellin
Ve sükûnlara sükûn katan o beyit
Gelirken gülmedik ki, 
giderken üzülelim!


GÖLYAZI

Zeytin ormanları, gam leylekleri
Sazlıkta salınan nazlı sandallar
Apolyont gölünde mahzun gökada
Ağlayan Çınarını ağlaşmakta…
Sevdaya pervane yel değirmeni
Eleni’yle Mehmed’i anlatmakta
Yerinden yurdundan eden acılar
Bazı mevsimler çınarın göğsünden
Birkaç damla kan olur göğe damlar
Uğultular duyulur Rum evinden…
Derler ki; aşkları âh olup tozar
Çığlıklar yükselir harâbelerden
Ey devrik ulu çınar; bir bilseler
Ne sırlara şahid ihtiyar gövden
Koynunda can veren nice hasretler
Hesap günü için bir mahşer bekler
Miras hatıralar, mübadeleden…
Yüreklerce çarpar zerrelerinden
Çığırsın mayanı Zambak Tepesi
Dallarında; Taş Mektep öksüzleri
Kâzım Paşayı hayırla yâd etsin…
Dağlan hey Gölyazı, ağla ve çağla
Saplı durdukça tarihin bağrına…
Sönmez hakkın hilâli kem karada



FOTOĞRAF ARŞİV