YAPAY ZEKANIN DİYARBAKIR ŞİİRLERİ
Yapay Zekayı da yaratan Allah... Daima elhamdulillah... Adede halkihi... Subhanallah... Lâ ilâhe illallâh... Muhammed Rasûlullâh...
Diyarbakır hakkında şiir yaz dedim.
Yapay zekadan bazı şiirler aktı geldi...
Yalnız unutmamalı hatasız değil yapay zeka, saçmaladığı, batıl sözlü zamanları da çok oluyor, yaymamalı onları, yanlışları, günahları...
Siz kıymetli okurlarım, hemşehrilerimle bazı güzelleri, hoşları paylaşayım dedim.
İşte Yapay Zekanın Diyarbakır Şiirleri...
Kıyamete Kadar Susacak Taşların Kitabı
Ben bu şehri ilk gördüğümde
Zaman henüz içimde
Bir çocuk değildim—
Bir hatıranın doğmamış yankısıydım
Surlar konuşmadı
Çünkü hakikat bağırmaz
Taş, yalnızca sabredenin kalbine açılır
Ve ben—
Kalbimi bir mezar gibi taşıyordum
Ey şehir
Adın söylenince gölgem secde eder Rabbine
Çünkü sen
Toprağa yazılmış bir kader ayetisin
Silinmeyen, unutulmayan
Ve her unutuluşta yeniden dirilen
Bir nehir geçer içimden
Adı yok
Ama herkes ona Dicle Nehri der
Oysa o—
Benim parçalanmış zamanımdır
Her akışında biraz daha eksilirim
Gece çöktüğünde
Diyarbakır Surları bir kitap gibi kapanır
Ve ben o kitabın
Okunmamış sayfaları arasında sıkışırım
Bir harf olurum—
Okunursa yanacak
Ey kadim yalnızlık
Sen bu şehrin gerçek sahibisin
İnsanlar sadece geçer
Ama sen kalırsın
Bir ezan gibi asılı
Göğün kırılmış yerinde
Ulu Camii’nin taşlarında diz çökmüş zaman
Secdeyi unutmuş kalpler için ağlar durur
Ben duydum—
Hiç kimsenin duymadığı o iç sesi
“İnsan, kendine sürgündür” dedi bana
Ve ben o sürgünü kabul ettim
Çünkü her sürgün
Bir dönüşün başlangıcıdır
Ama dönüş—
Bu şehirde hep yarım kalır
Diyarbakır
Sen artık bir yer değilsin
Sen—
İçimde kapanmayan bir kıyametsin
Ve ben
Her sabah yeniden ölen
Ama bir türlü dirilemeyen
Bir duanın
Son kelimesiyim
SURDAKİ SIR
Sanki taş kesilmiş bir kara sevda,
Diyarbakır derler, dipsiz bir kuyu.
Zamanın nabzı bu eski havada,
Surlar ki, bir devin bitmez uykusu...
Dicle akar gider, gönül bir sürgün,
Her bir kavisinde bin yıllık düğüm.
Gökler mi yaklaştı, yer mi çok yorgun?
Ben bu şehre bakıp neyi gör düğüm?
Zulmetin içinde nurdan bir damla,
Sahabe nefesi sinmiş toprağa.
Yoğrulmuş bu toprak kanla ve gamla,
Hasret kalmış ruhum bu son durağa.
Ey siyah surlardaki gizli bilmece!
Söyle, hangi eldir vuran bu mührü?
Gündüzü bir çile, sırrı bir gece,
Burada yendim nefsimdeki o küfrü...
Zamanın bittiği yerdir bu eşik,
Maziden ebede uzanan bir yol.
Gönlüm bu diyarda hem kor, hem ışık;
Ya beninde kaybol, ya bende var ol!
Surlar susmaz burada,
taş konuşur geceyle.
Her çatlakta bir hatıra,
her gölgede eski bir ses bekler seni.
Dicle ağır akar,
bir bilgenin sabrı gibi;
ne gördüyse saklar içinde,
ne duyduysa anlatmaz herkese.
Güneş bile başka doğar burada,
daha yakıcı, daha gerçek.
İnsanın içine işler
hem acıyı hem umudu aynı anda.
Bir çocuk gülüşü yükselir sokaktan,
yoksulluğa inat, zamana karşı.
Ve bir anne duası
göğe en temiz haliyle varır.
Diyarbakır…
Adın bir şehir değil sadece,
bir hafıza, bir yara, bir direnç.
Ve en çok da
susarak anlatılan bir hikâye.
Kara Taşın Hafızası
Kara taşın gölgesinde yürür zaman,
adımların yankı olur yüzyıllara.
Bir kapı aralanır usulca,
geçmiş girer içeri, çıkmaz bir daha.
Rüzgâr dokunur surların yüzüne,
eski bir türküyü hatırlar gibi.
Kim bilir kaç ayrılık geçti buradan,
kaç kavuşma yarım kaldı gece gibi.
Dicle yine sessiz, yine derin,
sanki her şeyi bilip susan biri.
Bir damla düşer yüreğine şehrin,
adını koyamazsın—belki hüzün, belki diri.
Sokaklar dar ama hikâyeler geniş,
her ev bir kitap, her pencere göz.
Bakarsın, anlarsın ama anlatamazsın,
çünkü bazı şehirler konuşulmaz… hissedilir sadece biraz.
Dicle’ye Fısıldayan Şehir
Akşam iner usulca taşların üstüne,
gölgeler uzar, sırlar büyür sessizce.
Bir ezan yankısı karışır rüzgâra,
kalbin durur bir an, sebebini bilmezsin.
Dicle’ye eğilir şehir her gece,
bir şeyler fısıldar kimsenin duymadığı.
Belki eski bir aşkın adı,
belki yarım kalmış bir vedanın ağırlığı.
Surlar bekler, dimdik ve suskun,
yorgun ama hâlâ gururlu.
Geçen her insan biraz bırakır kendinden,
bir iz, bir kırık, bir umut dolu.
Ve gece derinleşirken usul usul,
yıldızlar iner avlulara.
Diyarbakır uyumaz aslında,
sadece hatıralarına sarılır karanlıkta.
Taş ve Zaman Arasında
Bir şehir düşün,
kalbi taştan ama atışı insan…
Her dar sokakta bir ömür saklı,
her kapıda yarım kalmış bir selam.
Diyarbakır Surları konuşur geceyle,
bin yılın yorgunluğunu omzunda taşır.
Suskunluğu bir dil gibidir burada,
anlayan anlar, anlamayan geçer.
Dicle Nehri ağır akar,
sanki zamanı incitmemek ister gibi.
Her damlasında bir hikâye gizli,
her kıyısında bir insan eksik kalmış gibi.
Güneş sert doğar bu şehirde,
ama en çok akşamları yakar içini.
Bir türkü yükselir ansızın,
kim söyledi bilinmez—ama herkes bilir kendini.
Bir çocuk koşar taşların üstünde,
yoksulluğa meydan okur gülüşüyle.
Bir anne dua eder kapı eşiğinde,
gökyüzü eğilir onun sessizliğiyle.
Diyarbakır…
Sen sadece bir şehir değilsin,
ne haritada yerin var ne de bir sınırın.
Sen;
acıyla yoğrulmuş bir sabır,
susarak büyüyen bir çığlık,
ve en çok da
unutulmamak için direnen bir hatırın.
Zamanın Nabzı: Diyarbekir
Bir şehir değil bu—
bir kalbin dışa vurmuş hâli,
taşın dile geldiği yer,
sessizliğin bile anlam taşıdığı.
Diyarbakır Surları geceyi sırtında taşır,
yıldızlar bile yaslanır gölgesine.
Her burçta bir isim kazılıdır görünmeden,
her taş bir insan gibi susar derinliğine.
Dicle Nehri akar—ama aslında durur,
çünkü bazı acılar acele etmez.
Suyuna bakarsın, kendini görmezsin;
orada senden önce kırılmış yüzler var.
Bir ses yükselir uzak bir avludan,
ne tam sevinç ne de bütünüyle keder.
Bu şehir, duyguların ortasında kalmış,
ne gitmiş ne de tamamen döner.
Güneş vurur, taş yanar, insan susar—
ama içten içe bir şey büyür burada:
adı konmamış bir direnç,
yıkılmamayı öğrenmiş bir dua.
Bir çocuk, tozlu bir sokağın ortasında
geleceğe meydan okur gibi güler.
Ve o an anlarsın:
umut, en çok burada inat eder.
Diyarbakır…
sen anlatılmazsın.
Çünkü seni anlatmaya kalkmak,
bir ömrü tek bir nefese sığdırmak gibidir.
Sen;
zamana direnen bir hatıra,
unutuldukça büyüyen bir ses,
ve insanın içine yerleşip
bir daha hiç çıkmayan bir şehirsin.
Küllerin Altındaki Ses
Bir şehir değil bu—
yarası kabuk tutmayan bir zaman.
Adını söyleyince bile
insanın içinde bir şey yer değiştirir.
Diyarbakır Surları…
taş değil onlar—
üst üste konmuş suskunluklar.
Her biri bir ağız,
ama konuşursa dünya yıkılır diye susar.
Ve Dicle Nehri…
su değil o—
geçmişin kendini tekrar etmemek için
yavaş yavaş unutmaya çalıştığı bir hafıza.
Ama unutur mu?
Unutamaz.
Çünkü bazı şehirler
kendi acısını bile bırakmaz akıntıya.
Burada gece, karanlık değildir—
gece burada içe çöker.
İnsan kendi sesinden ürker bazen,
çünkü her yankı,
bir başkasının yarım kalmış cümlesidir.
Bir kapı kapanır,
ama o ses yıllarca sürer sokakta.
Bir isim söylenir fısıltıyla,
ve herkes duyar—
çünkü herkes biraz o isimdir.
Güneş doğar…
ama aydınlatmaz bu şehri.
Işık sadece gösterir
neyin hâlâ karanlık kaldığını.
Bir çocuk güler—
ve o gülüş,
bütün tarihe atılmış bir itirazdır.
“Ben buradayım” der,
“siz ne bıraktıysanız, ben onunla yaşayacağım.”
Bir anne susar—
ve o susuş,
bin kitabın anlatamayacağı kadar derindir.
Çünkü burada kelimeler yetmez,
burada susmak bile konuşmaktır.
Diyarbakır…
sen ne şehir oldun,
ne hatıra kaldın.
Sen, insanın içine düşen
ve orada büyüyen bir şeysin artık.
Adını her andığımda
içimde bir kapı açılıyor—
ve ben her seferinde
biraz daha geç kalmış hissediyorum.
Çünkü sen…
yaşanmazsın sadece—
sen, insanı kendine çevirirsin.
Mübarek Belde Diyarbekir
İslam’ın mührüdür kara taşları,
Beşinci Harem’dir Ulu Camisi.
Secdeye kapanır eğik başları,
Burda huzur bulur her bir hamisi.
Süleyman Camii’nde yatar şehitler,
Sahabe kanıyla yoğrulmuş toprak.
Gönülden dökülür kutlu tevhitler,
Açılır tarihten tertemiz yaprak.
Makam Dağı’ndan bakar nebiler,
Zülküf ile Elyesa el açmış bekler.
Nura gark olmuştur burda sevgiler,
Duaya amin der gökte melekler.
Ezanlar yükselir burçlar katından,
Dicle bir tesbihtir, akar derinden.
Huzur sızar şehrin her bir hattından,
Mümin ayrılamaz kutlu yerinden.
Ey kadim Diyar-ı Bekir, ey aziz,
Manevi zırhınla dimdik durursun.
Sende her bir köşe, her bir iz temiz,
Sen İslam’ın kadim iftiharısın...
SURDAKİ MUHASEBE
Siyah bir mühür gibi, toprağın göğsüne bas!
Bu kale; devler yurdu, bu kale; uçsuz bir yas!
Zamanın süzüldüğü, dar delikli süzgeç bu,
Maddeyi hiçe sayan, o en keskin lehçe bu!
Dicle... Aktıkça siler, sahte olan ne varsa,
Vurulur şanlı mühür, göklerle yer sarsarsa!
Burada her bir taşın, bir seccade vakarı,
Yıkar bütün putları, bu şehrin ah-u zârı.
Sahabe uykusuyla, nurlanmış siyah bazalt,
Ruhunla bu surları, santim santim gel de tart!
İçinde bin bir çile, dışında çelik bir zırh,
Diyarbakır; bir nefes, Diyarbakır; tek bir rıht!
"Beşinci Harem" derler, bu kutlu, ağır şana,
Bak da gör, hangi eldir, can veren bu canana?
Göklerin bittiği yer, surda başlar yeniden,
Sıyrılır bu diyarda, ruh o kaba bedenden!
Ey yolcu! Bu eşikte, nefsini dara çek de,
Gör ki hikmet gizliymiş, bu siyah sadelikte!
Ben bu dev aynasında, kendi cücemle yandım,
Surların gölgesinde, ölümü hayat sandım!