7 Ocak 2026 Çarşamba

DİYARBAKIR ŞİİRLERİ

DİYARBAKIR ŞİİRLERİ

Diyarbekir aşktır, bazen âşıktır, bazen şiirdir, bazen şair... 

Diyarbekir yârdır, bazen yâran, bazen yara, bazen yaran... 

Diyarbekir hem zârdır hem âhuzâr... Herdem hemdem... 

Aheste aheste... Şîkeste şîkeste... Vabeste vabeste... 

Diyarbekir başkasına gündüzdür kendisine hep gece... 

Yanar durur. Kandildir çünkü... Kendine yangın, başkasına aydınlık... 

Kendine ateş, kendine hârunâr, başkasına yıldızlık... Yârunûr... 

Bazen bir güneştir bazen bir kamer bazense hilâl... 

Hakikatin güzel bahçelerinden... 
Gözbebeği şehirlerden bir görkemli şehir... 

Kadim nehirlerden bir gülendam nehir... 
Köklü çınarlardan bir çınar Diyar... 

Ona ancak zalimler düşman olur. 
Ve ancak hakikiler dost olur. 

Allah âşıklarının, evliya yüreklerin, mümin gönüllerin bir beşiğidir, kundağıdır, yuvasıdır. 

Yüce Allah Teâlâ nasib eylesin bir İslam vatanı olarak kalmayı... Mesih ve İsa döneminde dahi...

Amin, amin, amin... Ecmain... 

İslam coğrafyası hep güzidedir. 
Bahçeleri rengarenk, deste deste, beste bestedir. 

En iyisi yine Diyarbekir burculu bir şiir ile kapatmak... 



DEYÂRBEKİR! 

Üşüşmüş akbabalar
Kabımız kacağımıza
Yıpranmış ocağımıza düşüşmüş
Sırtından çökertilmiş 
Yorgun memleketim
Ama hep göğsünden 
Hep yüreğinden vurulmuş
Toprağa bile dimdik 
Gömülmüş, gömdürülmüş! 
Çıyanın, yılanın ve hayının
Asla anlamayacağı iş
Tatmayacağı mertlik

Ve ben seni sevmek nöbetindeyim
Ütüsüz yüzünde pürüzsüz vatan
İşgal edilemez ruhunda
Dikiş tutmaz hiçbir talan
Elbet geçit vermez gözlerin
Çocuksu, gülüşen, masum gözlerin 
Maviye alışmışken böylesi
Güvercin bakışlı 
Şahcivan nakışlı
Yazması keder
Yazgısı kader oyalı 
Ve hep şükür içinde asil
Zarif, ağırbaş çehresiyle
Kuğumsu ve ceylansı
Özgür çocukları tutamaz prangalar
Ne yârlardan geçip
Ne hallere gelmişiz
Ah ulan... 

Kelepçeler, göz bağları
Parmaklıklar işlevsiz
Gönülden seven yiğitlere
Asıl kendi kor özünü 
Hapseder firavunlar
Taşları özenle giydirir de 
Paslı körelmiş cevherine
Uçsuz bucaksız hüsrânîlerin 
Ateşten ve hasretten 
Gazabın kadehinden
O derin çukuruna atar bendini
Bir masallık şu dünya uğruna
İblislere satar kendini

Vakit mazlum halkların hıncı
Namuslu yüreklerin harcıdır
Şimdi taşsın Fırat muradımızla
Ölümün yeşilini çığırsın Dicle
Kan koyusu tütünlere sarılsın
Salınsın ağıtlar kağıtlara...
Şimdi zaman keskin bir çağrıdır
Nefes kesen yoğun burcusuyla
Aksın sokaklardan vicdan azabı
Taşsın caddelerden derin hazan
Ve mutsuzluk kursaklara
Vurdukça vursun cümle yumruk
Acıyı çekmedikçe uyanmayacak
Uykuyu boğazlasın figanlar
Poşetlerden taşan yavrular aşkına
Sarsın soğuk ceset kokusu 
Sardıkça sarsacak kadar 
Sarsın dursun sarsarak
Özüne dönenler
Sözünde dursun

Can havlidir, pusuya yatmış pusatlar 
Ahde boyanmış pulat
Vadesi dolmuş kül yalnızlığın
Bir devrana geldik ki
Yazı, baharı hep çığ
Çiği çok çiğdemi az
Öyle kurak öyle çorak ki toprak 
Şimdi ne ekmeli yeşermek için
Yine de umut
Yine de ümit 
Deryâda zeryâ, zeryâda deryâ... 
Ayrılmaz et tırnaktan ozan
Vur teline aşkın ölürcesine
Vur Allah aşkına... 

Üşüşmüş akbabalar
Otağımız ocağımıza 
Sırtından çökertilmiş 
Gariban memleketim
Ama hep göğsünden 
Hep yüreğinden vurulmuş
Toprağa bile dimdik 
Hep başı dik gömülmüş
Çıyanın, yılanın ve hayının
Asla anlamayacağı 
Tatmayacağı mertlik

Ve ben seni sevmek nöbetindeyim
Ütüsüz yüzünde pürüzsüz vatan
İşgal edilemez ruhunda
Dikiş tutmaz hiçbir talan
Elbet geçit vermez gözlerin
Çocuksu, gülüşen, masum gözlerin 
Maviye alışmışken böylesi
Ah ulan, ah ulan...